Dil ve Konuşma Terapisi

Afazi beynin dil fonksiyonlarını içeren bölümünün inme sonucu hasarıyla oluşan edinilmiş bir dil bozukluğudur. Afazi, konuşma, dinleme, okuma ya da yazma fonksiyonlarında problemlere neden olur (ASHA, 2005).
Afazide birey, konuşmanın fonetik üretimini, konuşmanın anlaşılabilme yetisini, tekrarlamayı, sözcük adlandırmayı, okumayı veya yazmayı kaybedebilirler. Beyindeki hasarın yerine göre bu kategorilerde sorunlar farklılaşmaktadır. Ancak beyindeki lezyonla bu yetersizlikleri birebir eşlemek mümkün değildir (Maviş ve Topbaş, 2007). Diğer bir ifadeyle beynin bir bölgesindeki bir hasar farklı bireylerde farklı kayıplara neden olabilir veya bir ya da belli bir dil alanında kaybı olan bireylerin hepsinde aynı tür bir beyin hasarını beklemek mümkün değildir.
Afazinin pek çok türü vardır. En sık görülen afazi tipleri Broka ve Wernicke afazisidir: Broka afazisinde, akıcı olmayan, ağırlıklı olarak ifade edici dilin etkilendiği ve ses dizilerinin başlatılmasında güçlüklerin gözlendiği bir iletişim yetersizliği ortaya çıkar. Wernicke afazisinde konuşma akıcıdır. Ağırlıklı olarak işitsel algılama etkilenmiştir. Alıcı dilin değişik düzeylerde etkilenmesi söz konusudur. Sözcük bulma sorunları yaygındır. Kimi durumlarda konuşma akıcı ve anlaşılır olsa da içerikten yoksun ve anlamsız olabilir (Konrot, 2007).
Afazilerin oluşumundan sonra zaman içinde görülen spontane düzelme hastalığın gidişatını etkiyen birçok unsura bağlıdır ve hemen hemen her vakada farklı gerçekleşir. Bu unsurlar arasında hastanın yaşı, cinsiyeti, eğitim düzeyi, hangi elinin baskın olduğu, afaziye neden olan hastalığı, beynindeki hasar alan yönü, bu lezyonun yeri ve genişliği sayılabilir (Tanrıdağ, 2006).
Afazilere en sık yol açan neden beyin damar hastalıklarıdır. Bunlar arasında afazik sendromların birbirlerinden farklılaşması daha çok iskemik (kanın dokuya gitmemesiyle oluşan) beyin damar hastalıklarında olur. Beyin damar hastalıkları dışında afazi nedenleri arasında tümörler, travmalar, enfeksiyonlar ve daha nadir olarak da MS gibi beyin hastalıkları yer alır (Tanrıdağ, 2006).
Afazi terapileri bireyin dil becerilerine, spontan iyileşmenin üzerinde faydalı olduğunu ortaya koymaktadır. Terapi süreci, yetersizliğin özelliğine, bu yetersizlikle terapi yaklaşımının eşleştirilmesine ve terapi yaklaşımının biçimlendirilmesine, uygulamada zamanlama ve sıklığın dikkatle seçilmesine dayanır. Kullanılan başlıca terapi yaklaşımları çıktı odaklı yaklaşım, melodik entonasyon terapisi (MIT), dilbilgisel eksikliği tedavi etme-psikodilbilimsel yaklaşımı, nörodavranışal eksiklikle ilgili tedavi yaklaşımları, bilgisayar destekli terapi yaklaşımlar, bütün bir bireyi-psikososyal yönleri ve pragmatiği tedavi etme yaklaşımı, afazik iletişimsel etkililiği geliştirme yaklaşımı-PACE ve görsel etkinlik terapisidir-VAT (Albert, 1998).
Her ne kadar afazi yaşamın ileri yıllarında daha fazla ortaya çıksa da kimi zaman fizyoterapi sunulan rehabilitasyon merkezlerinde ya da özel eğitim kurumlarında afazisi olan genç vakalara da denk gelinmektedir. Bu bakımdan afazili bir vakayla karşılaştığınızda olanaklıysa bir dil ve konuşma terapistinden destek alınız. Vakanın yaşam kalitesini artırmak önde gelen amaçlardandır. Afazili bireyin sizle iletişim kurarken jest, mimik, resim ve mümkünse yazmayı kullanmaya teşvik ediniz. Basit ya da karmaşık teknolojileri içeren alternatif-destekleyici iletişim sistemlerini (iletişim kartları ya da çeşitli elektronik araçlar) kullanabilirsiniz.
*Cangi, M. E. (2011). Dil ve Konuşma Bozuklukları, Özel Eğitim, Ed: Barut, Y. İstanbul: Lisans Yayıncılık.

Konuşma apraksisi ses, hece ve sözcüklerin sesletiminde problemlere neden olan bir motor konuşma bozukluğudur. Bu kasların zayıflığı ya da paraliziyle ilişkili bir durum değildir. Beyin konuşma için gereken vücut bölümlerinin (örn., dudaklar, çene, dil) hareketlerini planlamada problemlere sahiptir. Çocuk söylemek istediği şeyin ne olduğunu bilir, ancak çocuğun beyni söylemek için gerekli kas hareketini koordine etmede güçlüğe sahiptir (http://www.asha.org).
Apraksinin bir tipi olan gelişimsel apraksi vakalarına özel eğitim hizmeti sunulan kurumlarda sıklıkla rastlanmaktadır. Örneğin Ege’ye (2006) göre özgül dil bozukluğu tanısı alanların içinde bu tip sorunu olan vakaların yüzdesi, %10-40 olarak rapor edilmiştir. Apraksinin konuşma apraksisi dışında ideomotor ve konstrüksiyonel apraksi gibi vücudun farklı bölümlerini etkileyen apraksi türleri de vardır. Ancak burada konu gereği apraksinin bu tipleri üzerinde durulmayacaktır.
Konuşma apraksisinde 2 önemli tipten söz edilir; edinilmiş ve gelişimsel apraksi (Plante ve Beeson, 1999): Edinilmiş apraksi genellikle yetişkinlerde ortaya çıksa da her yaştaki bireyi etkileyebilir. Aprakside herhangi bir kas zayıflığı ya da paralizi söz konusu değildir. Problem daha çok konuşma için gereken hareketleri planlamak için yeteneklerdeki sorunlardır. Böylece apraksi, sesletim için motor planlamanın bozukluğu olarak tanımlanır. Konuşmanın anlaşılırlığı, seslerin yer değiştirmesi, ses tekrarları ve uygun olmayan ses eklemelerine bağlı olarak sıklıkla güçtür. Hatalar tutarsızdır. Bu yüzden aynı sözcüğü tekrarlama girişimleri farklı sonuçlar verir. Apraksi sıklıkla afaziyle birlikte olur. Böyle durumlarda dil ve konuşma bozukluklarını ayırabilmek güçtür. Ancak apraksi afaziden bağımsız bir bozukluktur, bundan dolayı dil formülasyonu, yazma (eğer kol apraksisi yoksa) ve okuma hasarlı değildir fakat konuşma bozulmuştur.
Gelişimsel apraksi özel eğitim hizmeti sunulan kurumlarda sıklıkla rastlanılan bir konuşma bozukluğudur. Genellikle çocuklarda ortaya çıkar ve doğumdan itibaren gelişir. Kızlardan çok erkekleri etkiler. Bu bozukluk sözel apraksi, gelişimsel sözel dispraksi gibi adlarla da anılmaktadır. Gelişimsel konuşma apraksisi, gecikmiş dil ve konuşmadan farklı bir klinik tablo sergiler. Bu sorunu yaşayan çocukların kendilerini ifade edebilmekten daha farklı sorunları da vardır. Bunlar dizartri gibi konuşma sorunlarını ve zayıf sözcük dağarcığını, dil sorunlarını, okuma, yazma, matematik, motor-beceri sorunlarını veya yutma ve çiğneme gibi sorunları içerir. Bu yetersizlik karmaşık bir gelişimsel bozukluğa işaret ettiği için tanısı çok güçtür ve çok boyutlu bir değerlendirmeyi gerektirir.
Edinilmiş apraksi beyindeki hasar, emboli (ani damar tıkanması), beyin travması, tümör ve beyni etkileyen çeşitli hastalıklardan kaynaklanabilir. Gelişimsel apraksinin etiyolojisine ilişkin bazı görüşler olsa da kesin nedeni bilinmemektedir (Liepman ve Brown, 1988; Maviş ve Topbaş, 2007).
Apraksinin terapisi, vakanın sesletimini uygun şekilde programlama ve konuşma seslerinin üretiminin kontrolünü öğrenmesi temeline kuruludur. Terapi sürecinde hareket sırası vurgulanır ve pek çok konuşma davranışı üzerinde yoğun ve sistematik olarak çalışılır. Her bir aşama ve seans için uyaran sayısı sınırlandırılır. Konuşma üretimi görsel, ritmik, prosodik ve motor ipuçlarıyla kolaylaştırılır. Vakanın kendini gözlemlemesi artırılır. Çeşitli tekniklerle hız düşürülmeye çalışılır. Konuşma taklitlerle başlar ve ünlüler ve ünsüzlerin sesletimi üzerinde durulur. Dokunsal ipuçları ise sesletim farkındalığını artırır. Bazı vakalarda konuşma üretimi günlük iletişim için yeterli değildir. Bu vakalar için alternatif iletişim sistemleri kullanılabilir (Plante ve Beeson, 2003; Velleman, 2003).

*Cangi, M. E. (2011). Dil ve Konuşma Bozuklukları, Özel Eğitim, Ed: Barut, Y. İstanbul: Lisans Yayıncılık.

Dizartri, bir motor konuşma bozukluğudur. İnme ya da beyin hasarından sonra ağız, yüz ve solunum sistemi kaslarında zayıflık, yavaş hareket ya da hareketsizlikle karakterizedir (http://www.asha.org). Dizartrinin tipi ya da şiddeti sinir sisteminde etkilenen alana göre farklılık gösterir.
Dizartride nefes almayı, gırtlağı, boğazı, dili, çeneyi ve dudakları çalıştıran kaslar tam olarak kontrol altına alınamadığı için, konuşmada zorluklar yaşanır (Hallahan ve Kauffman, 2003). Plante ve Beeson’a (1999) göre dizartri, konuşmadan sorumlu kas gruplarında zayıflık, paraliz, yavaşlık, koordinasyonsuzluk ve duyu kaybıyla ortaya çıkmaktadır. Kaslardaki zayıflık ve zayıf kontrol tipik olarak tam net olmayan sesletimlere neden olur. Bu yüzden konuşma zor anlaşılır. Konuşma sesleri bozulmuştur ve doğru olmayan sesler sesletimlere eklenebilir. Buna ek olarak tam net olmayan sesletim; diğer belirtilerle birlikte, hipernazaliteyi, zorlu ve nefesli sesi içeren bozuk ses kalitesini ve anormal prosodiyi içerir.
Beyine yönelik fiziksel travma, oksijen yetersizliği, çeşitli zehirlenmeler, hastalıklar, felçler, Parkinson hastalığı, Huntington hastalığı ve amytrofik lateral skleroz dizartriye neden olabilir. Çocuklardaki başlıca nedense CP’dir (Plante ve Beeson, 1999; Hallahan ve Kauffman, 2003).
Terapide telafi edici çalışmalar kapsamında özellikle vakanın güçlü yönleri desteklenir. Temel hedef, vakanın otomatik ve iyice öğrenilmiş davranışlar üzerinde daha amaçlı kontrole teşvik edilmesi, davranış değişimlerinin vaka tarafından gözlenmesi ve sürekli kayıt altına alınmasıdır. Bunun yanında bireyin dizartrisini olumsuz etkileyebilecek kötü alışkanlıkların önlenmesine ilişkin erken müdahalelerin biçimlendirilmesi ve bireyin motivasyonu için bilgi ve destek sağlanmasıdır. Terapide bireyin ihtiyacına göre sadece artikülasyon değil, solunum, fonasyon, rezonans ve prozodi üzerinde de çalışılabilmektedir. Süreçte, sürekli fonasyona, genizsi ya da genizsi olmayan sözcüklerin üretimine ve anlamlı sözcüklerde konuşma sesi üretimlerine de odaklanılabilmektedir. Dizartri ALS, Wilson, Parkinson gibi bazı dejeneratif (kötüleyici) bozukluklarda da görülebilmektedir. Bu vakalarda kimi zaman alternatif ve destekleyici iletişim sistemleri (ADİS) bireyin yaşam kalitesinin yükseltilmesi bakımından fonksiyonel olarak kullanılabilmektedir (Owens ve ark., 2003).
*Cangi, M. E. (2011). Dil ve Konuşma Bozuklukları, Özel Eğitim, Ed: Barut, Y. İstanbul: Lisans Yayıncılık.

Down sendromu, kromozomal bir anormallikten kaynaklanan ve belirgin fiziksel özelliklere, fiziksel ve zihinsel gecikmeye neden olan gelişimsel bir bozukluktur (Sucuoğlu ve ark., 2010).
Down sendromlu çocukların güçlü ve güçlü olmayan yönleri bulunmaktadır. Bu çocukların sözcük hazineleri, jest-mimik kullanımları ve sosyal yönleri genellikle güçlüyken dil ve konuşma becerileri geliştirilmeye gereksinim duyan yönleridir.
Down sendromunda en sık görülen durum zihinsel yetersizliktir. Hipotoni (gevşek kas tonusu), kısa boy, küçük kulak ve burunla birlikte geniş bir yüz, düşük bir damakla birlikte küçük bir ağız, dilde dışarı çıkmaya eğilim gibi özelliklerle karakterizedir. Bu çocuklarda solunum ve kulak enfeksiyonlarına bir eğilim vardır (Heward, 2009). Bu çocukların %75-80’’i iletim tipi işitme kaybı yaşamaktadır. Yaşanan bir diğer sorun da oral-motor problemlerinin konuşma üretimlerini ve anlaşılırlıkları olumsuz etkilemesidir. Bu sorunlar yaşam boyu değişen derecelerde Down sendromlu bireyi etkilemektedir. Dil ve konuşma gelişimlerinde bir gecikme görülmektedir. Konuşmaları normal çocuklarla aynı sırayı izlemektedir. Diğer yandan Down sendromlular konuşmaya başlamadan önce işaretlerle iletişim kurabilmektedir. Fonolojik gelişimleri ise normal akranlarıyla benzer bir süreçle gitmekle beraber kısmen de olsa gecikme göstermektedir. İşitsel bellekleri sıklıkla sınırlıdır. Jestleri ve işaret kullanımları ise görece güçlü yönleridir. Ortak dikkat konusunda ise biraz sorun yaşamaktadırlar. Her ne kadar sosyal etkileşimde güçlükleri olmasa da talep etmede güçlük yaşamaktadırlar. Alıcı dilleri ifade edici dillerinden daha gelişmiştir (Roberts ve ark., 2008). Başka bir deyişle, kurdukları iletişimde pek çok şeyi anlamalarına rağmen, iletmek istediklerini yeterli düzeyde ifade edememektedirler.
Buckley’e (2001; 2002) göre Down sendromlu çocuklar genellikle konuşma gelişimlerini etkileyen motor sorunlar yaşamaktadır. Konuşmayla ilgili kasların gevşek olması (hipotoni), zamanlama ve koordinasyon problemleri, konuşma ve bunun yanında çiğneme ve beslenme becerilerini etkilemektedir. Bunun yanında bazı diş, damak, çene vb. yapılarda bazı farklılıklar da görülmektedir. Dişlerde kapanış bozuklukları ve dilin ağız dışına çıkmaya eğilimli olması da yine sıklıkla görülen bir durumdur.
Yaşları ilerledikçe alıcı ve ifade edici dil becerileri arasındaki fark açılma eğilimindedir. Okul öncesi dönemde ifade edici sözcük dağarcıkları, cümle uzunlukları, sözdizimsel yapılarının kompleks düzeyleri ve morfemlerin dilbilgisel kullanımlarındaki beceri akranlarına göre geri kalır. En büyük problem sözdizim ve dilbilgisel biçimbirim kullanımındadır. Down sendromlu çocuklar sözdizim bakımından daha basit yapılar kullanmakta ve bazı eklerde hata yapmakta ya da ekleri atmaktadır. Her ne kadar bu çocuklarda sözcük hazinesi genellikle iyi durumda olsa da bu konuda herhangi bir yetersizlik de bu süreci olumsuz etkilemektedir. Pragmatik becerileri ise her zaman güçlü olan yönleridir. Dil edinimindeki farklılıklara işitme yetersizlikleri, genetik faktörler, bilişsel profil ve motor konuşma fonksiyonları gibi pek çok değişken etkide bulunabilir (Buckley ve ark., 2001; 2002; Roberts ve ark., 2008).
Down sendromlu çocuklar tanılanma zamanlaması diğer gelişimsel bozukluklara (otizm vb.) göre oldukça avantajlıdır. Bu da ailelere müdahale konusunda erkenden girişim yapabilmek için hazırlanmada zaman kazandırır. Down sendromunda, diğer dil ve konuşma bozukluklarında da söz konusu olduğu gibi erken müdahale büyük önem taşır. Diğer gelişimsel bozukluklara benzer şekilde Down sendromlu çocukların da dil ve konuşma terapisine genellikle ihtiyacı bulunmaktadır. Bu terapiler özetle, sesletim (artikülasyon), sesbilgisi (fonoloji) vb. bakımından dil ve konuşma gelişiminin desteklenmesine, oral-motor sorunlarla baş edilmesine, çocukların sözel iletişime cesaretlendirilmesine ve iletişim becerilerinin geliştirilmesine dayanmaktadır. DS’li çocuklarda önemli bir sorun anlaşılabilirliktir. Bunun için sözdizim, sözcük seçimi, sesbilgisel beceriler ve konuşmanın motor planlaması üzerinde çalışılır. Down sendromlu çocukların iletişim için henüz konuşmayı kullanamadıkları süreçte alternatif ve destekleyici iletişim yöntemlerinden de destek alınmaktadır. Aileler, Down sendromlu bir çocuğa sahip olacaklarını ya da olduklarını öğrendiklerinde çocuklarında ne gibi bir dil edinimi süreci gerçekleşebileceği, ne gibi yaklaşımlar göstermeleri ve hangi ev aktivite programlarının uygulanması gerektiği konusunda kritik dönemler kaçırılmadan destek alma fırsatına sahip olmaktadırlar (Buckley ve ark., 2001; 2002; Roberts ve ark., 2008).
*Cangi, M. E. (2011). Dil ve Konuşma Bozuklukları, Özel Eğitim, Ed: Barut, Y. İstanbul: Lisans Yayıncılık.

Dudak damak yarıklığı, çeşitli nedenlerle anne karnında hamileliğin 4-12. haftaları arasında bebeğin yüz bölgesinde birleşmenin duraklaması ile oluşan bir yapısal bozukluktur.
Damak yumuşak ve sert damak olmak üzere iki bölüme ayrılır. Sert damak kemik bir yapıdan oluşmuştur ve çocuğun ağzına doğru olan bölümdür. Yumuşak damak ise kas ve dokulardan oluşmaktadır ve ağzın iç tarafındaki kısmı ifade eder. Bu yapılarda çeşitli tiplerde yarıklıklar oluşabilir (Şekil 12.3) (Hallahan ve Kauffman, 1998).

Dudak yarıkları tek taraflı ve çift taraflı olabilir. Bu yarıklar dişetinde ve dudakta ya da yalnızca dudakta olabilir. Bazı yarıklar ise damağın başlangıcından dudaklara kadar olan kısmını kapsar. Damak (ağız çatısı) yarıklıkları; hem sert hem yumuşak damakta, yalnızca yumuşak damakta ya da yalnızca küçük dilde bulunabilir (Hallahan ve Kauffman, 1998).
Damak yarıklarında çocuk lokmayı yutmayı denediğinde; yemek, burun yoluna kaçtığı için çocuk yemek yerken zorluk yaşayabilir. Damakta bir yarık olduğunda, genellikle östaki borusu işlevini yerine getiremediği için çocukta duyma problemi ortaya çıkabilir. Bununla birlikte yaşanan en önemli sorun, yarık damakları olan çocuğun ağız boşluğunda yeteri hava basıncını oluşturmada ve sesleri çıkarırken havanın burun boşluklarından kaçmasını önlemede yaşadığı sorundur. Velofaringeal kapanma, konuşma süresince geniz hava yolunun kapatılıp sesin ağız boşluğundan çıkarma kabiliyetidir. Bu durum damak dışında var olan yarıklıklardan dolayı gerçekleşmeyebilir. Bazı durumlarda damak yarık olmayabilir fakat yumuşak damak boğazın arka kısmına değemeyecek kadar kısa olabilir (Hallahan ve Kauffman, 1998). Türkçe’de genizsi olarak çıkarılan, /m/ ve /n/ olmak üzere sadece 2 ses vardır. Bunların dışındaki seslerde burna giden hava akımını kesen yumuşak damak kullanılarak üretilmektedir. Eğer ses üretimi sırasında havanın burun yollarından geçip gitmesine izin verilirse muhtemelen konuşmacı aşırı genizsi (hipernazal) olarak algılanır.
Çoğu dudak yarıkları ameliyat sayesinde düzeltilebilir ve sesletimde uzun vadeli etki bırakmazlar. Bununla birlikte yarık bir damak kalıcı problemlere neden olabilir. Çünkü damaktaki açıklık fazla hava ve ses dalgalarının burun boşluklarından geçip gitmesine izin verir. Bu durum ise genizsi seslerin meydana gelmesiyle ve /s/ ve /z/ gibi bazı seslerin çıkartılmasında zorlukların yaşanmasıyla sonuçlanır. Yarık damak konuşma bozukluğunun fiziksel bir sebebidir (Smith, 2004). Orofasiyal yarıkları olan çocuğun dil gelişiminin, ilk yaşlarında geri kaldığı görülür. Ancak yetişkinliğe yaklaştığında akranlarını yakalar. İlk dil gelişiminde geç kalınmasının sebepleri ise yarıkları olan çocukların ilk deneyimde ve sözel hissinde birçok engelle karşılaşması, yetersiz dil teşviki alması ya da onu dinleyenler tarafından olumsuz tepkilere maruz kalması olabilir (Hallahan ve Kauffman, 1998).
Bu probleme ilişkin konuşma bozukluğunun operasyonla ve klinik olarak tedavisinde son yıllarda büyük gelişmeler olmuştur. Fakat gelişmeler, henüz her durumdaki konuşma bozukluklarını yok edebilecek boyutta değildir. Bir çocukta konuşma kusurunun olup olmaması, belli konuşma yapılarının varlığı ya da yokluğuna ya da bu yapıların durumuna bağlıdır. Damak ve damak öncesinin durumuna ve ek olarak genel zeka, işitme düzeyi, çevresel teşvik vb. değişkenler konuşma yeterliliğini etkiler (Hallahan ve Kauffman, 1998).
Damak öncesi yarıkları hemen hemen her zaman operasyonla düzeltilebilir; bu düzeltme genelde doğumdan hemen sonra gerçekleştirilir. Belirli aşamalarla bu ameliyatlar devam eder. Tüm süreçte disiplinler arası bir işbirliği gerekir. Bu ekip plastik cerrahi uzmanı, genetik uzmanı, diş hekimi (pedodontist, ortodontist vb.), kulak burun boğaz uzmanı, dil ve konuşma terapisti, çocuk doktoru, psikolog, sosyal hizmet uzmanı ve hemşireden oluşur (Berkowitz, 2005).
Hallahan ve Kauffman’a (1998) göre yarık dudak ve damak konusunda yapılan uygulamalarla diğer konuşma bozukluklarında yapılan uygulamalar arasında benzer ve farklı özellikler bulunmaktadır. Benzer yönü çocuğa anlaşılabilecek ve kurallı şekilde kullanabilecek kadar sesi uygun kullanmasını, sesleri doğru sesletmesini öğretmektir. Farklı yönü ise bu alanda bir bilgi ve deneyimi gerektirmesi, sorun için uygun araçların kullanılmasını, bazı farklı prosedürlerin uygulanmasını ve diğer alan uzmanlarıyla yakın işbirliğini içermesidir.

*Cangi, M. E. (2011). Dil ve Konuşma Bozuklukları, Özel Eğitim, Ed: Barut, Y. İstanbul: Lisans Yayıncılık.

Gecikmiş dil ve konuşma, dil edinim süreçlerinin çeşitli nedenlere bağlı olarak “normal” olarak kabul edilen zamandan daha uzun sürmesi ve çocuğun yaşıtlarından bu açıdan geri kalması olarak tanımlanmaktadır (Topbaş, 1994). Örneğin iki yaşında birkaç sözcüğü, eksik de olsa kullanamayan ya da üç yaşına geldiğinde basit de olsa cümleler kuramayan bir çocukta için gecikmiş dil ve konuşmadan söz edilebilir.
Gecikmiş dil ve konuşmanın başlıca belirtileri, sözcük ve cümle yapısının ve yeni ve karmaşık sözcüklerin ediniminde gecikmedir (Topbaş, 2004). 2-5 yaş arasındaki bu “normal” gecikmeden söz edebilmek için sözel olmayan beceriler, işitme, özbakım ve motor beceriler normal sınırlarda olmalıdır. Doğum öyküsünde herhangi bir problem olmamalıdır. Ailede muhtemel bir dil ve konuşma bozukluğu öyküsü olabilse de çocukta bu bozukluk için hiçbir biyolojik neden bulunmamalıdır (Owens ve ark., 2008). Bunun yanında çocuğun çeşitli şekillerde iletişim çabası içinde olması beklenir. Yani çevreden gelen yönergeleri anlar. Kimi zaman bir sözcükle de olsa kendini ifade edebilir (Korkmaz, 2005). Topbaş’a (2004) göre de bu çocuklarda dilin anlama boyutu, ifade etme becerilerine göre daha iyidir
Konuşmaya geç başlayan çocukların çoğu, belirli bir zaman diliminde (3 yaş civarı) diğer çocuklarla arayı kapatır (Topbaş, 2004). Bu sorunun 5 yaşından sonra devam etmesi, bu sorunun normal bir gecikmiş konuşmadan ziyade bir dil ve konuşma bozukluğu olma ve devam etme ihtimalini artırır. Düşük IQ, zayıf alıcı dil ve düşük sosyoekonomik düzey (SED) bu sorunun devam etmesinde önemli risk faktörleridir. Diğer yandan sorunun alıcı dilden ziyade sözel çıktıda olması, IQ’ nün görece yüksek olması ve yüksek SED sorunun gidişatı için olumlu faktörlerdir (Clegg ve Ginsborg, 2006).
Gecikmiş dil ve konuşma terapisinde, davranışçı yaklaşımın prensiplerini temel alan oldukça yapılandırılmış çalışmalar ya da çocuk merkezli aktiviteler kullanılmaktadır. Okul öncesi dönemde iletişim davranışlarının sıklığı ve fonksiyonunu artırmak hedeflenir ve bunun için sözcük ya da sözcük kombinasyonları kullanılır. Ortalama 3 yaşındaki çocuklar için müdahalelerdeki birincil amaç sesletimle birlikte sözdizim ve biçimbilgisinin geliştirilmesidir. Ayrıca okul öncesinde sözcük dağarcığı, akranlarla oyun ve sosyal iletişim ve fonolojik farkındalık gibi okul öncesi becerileri artırmak da önemli hedeflerdir (Damico ve ark., 2010).

*Cangi, M. E. (2011). Dil ve Konuşma Bozuklukları, Özel Eğitim, Ed: Barut, Y. İstanbul: Lisans Yayıncılık.

İşitme yetersizliği, tedavi ya da eğitimsel düzeyde iletişim bozuklukları yaratacak boyutlardaki işitme kaybı olarak tanımlanabilir (Rodda ve Grove, 1987).
İşitme yetersizliği yetersizliğin kaynağına göre sınıflanmaktadır. Başka deyişle, işitme kayıpları dış, orta, iç kulakta ya da işitme sinirlerinde ortaya çıkmasına göre çeşitli isimler alır:
İletim tip kayıp, dış kulak yolu, kulak zarı ve orta kulakta ortaya çıkarak sesin normal şiddette iletilmesini engelleyen kayıplardır. Duyu-sinirsel tip kayıplar, iç kulaktaki duyu hücrelerinin veya işitme sinirinin zarar görmesi sonucu oluşan kayıplardır. Mikst tip kayıp ise iletim ve duyu-sinirsel kaybı içeren kayıplardır (Turan, 2005). Bu çocukların dil ve konuşma becerilerine bakıldığında, işitme yetersizliğinin derecesi ve tipine göre bu becerilerin farklılaştığı ifade edilebilir.
İşitme yetersizliğinin neden olduğu dil ve konuşma sorunları birincil veya ikincil sorunlar olarak ayrılabilir. Birincil sorunlar işitsel algılamanın bozulmasına bağlı olanlardır; ikincil sorunlar ise ifadeye yönelik olarak ortaya çıkar. Kısmen ya da tam işitme yetersizliği olan bireylerde birincil ve ikincil belirtilerin nasıl bir dizge oluşturacağı işitme kaybının ne zaman olduğuna, işitme kaybının tipi ve derecesine, vakanın zeka ve motivasyonuna, çevresindeki konuşma ortamının niteliğine, konuşmayı kullanması için gereken yönteme göre değişir. İkincil sorunlar çocuğun hiç konuşamamasından bozuk konuşmasına kadar geniş bir yelpaze içinde yer alır. Bu sorunların bir kısmı konuşurken kendi konuşmasıyla ilgili geri dönüt alamamasından kaynaklanır (Korkmaz, 2005). Örneğin, özellikle ileri ve hatta orta-ileri düzey kayıplarda /b/ ve /d/ gibi seslere kıyasla, /s/ ve /ş/ gibi sürtünmeli seslerde geri dönüt azdır. Bu nedenle çocuk bu sesleri uygun şekilde sesletemeyebilir, bu sesleri içeren sözcükleri anlamayabilir ya da yazarken bu seslerde hata yapabilir. Bunun yanında engelin şiddetine bağlı olarak konuşmaya genellikle genizsi bir ton da eşlik edebilir.
İşitme yetersizliğinde sadece ifade edici dilde değil alıcı dilde de sorunlar ortaya çıkmaktadır. Bu ileride okuma-yazmayı öğrenme sürecini de olumsuz etkilemektedir. Sözcük sonundaki ünsüzler atılabilir (kitapkita). Konuşma tekdüzedir (Korkmaz, 2005).
İşitme yetersizliği dilin tüm boyutlarında etkiye sahiptir: Sözdizim, biçimbilgisi boyutunda, kısa sözce kullanımı; bazı cümle kalıplarının daha sık kullanımı; karmaşık dilbilgisel yapıların daha az kullanımı; edat, yardımcı fiillerin ve bağlaçların seyrek kullanımı ve hatalı dilbilgisel kullanımlar gibi sorunlar göze çarpmaktadır. Anlam boyutunda, sözcük dağarcığının sınırlılığı; mecazi anlamları, özdeyişleri ve temsili anlatımları; benzetmeleri anlamada ve kullanımında sınırlılık; çift anlamlı sözcükleri anlamada güçlük gibi problemler öne çıkmaktadır. Kullanım boyutunda ise özellikle okul öncesi dönemde iletişim başlatma ve sürdürme stratejilerinde; yaptırım, rica gibi kullanımlarda sınırlılık; sohbetin konusunu değiştirme ya da sona erdirme gibi ve iletişimi onarma gibi konularda bilgi ve becerilerde sınırlılık göze çarpar (Turan, 2005).
Sesbilgisel (fonolojik) açıdan bakıldığında, işitme yetersizliği olan bebekler babıldama dönemine kadar (4-5 ay) işiten bebeklerle benzer gelişme göstermekte, ancak bu dönemden sonra işitme yetersizliği olan bebeklerin babıldamalarının azaldığı bilinmektedir. İşitmeye yetersizliği yaşayan çocukların dil gelişimlerinde gecikmelere ve aksamalar olsa da Turan’a (2005) göre bu çocukların dil gelişimi yine de normal dil gelişim sırasını takip etmektedir. Sesbilgisel gelişimde de işitme yetersizliği olan çocuklar normal çocuklarla aynı sesbilgisel kuralları –daha yavaş olarak- öğrenmektedir, ancak daha fazla ses hataları yapmaktadırlar. İşitme yetersizliğinde anlaşılabilirlik önemli bir sorundur. İşitme yetersizliğinin derecesi arttıkça anlaşılabilirlik de azalmakla birlikte, Çeliker ve Ege (2005) anlaşılabilirlikte en belirleyici faktörün işitme kaybının değil, çocuğun artikülasyon becerilerinin olduğunu belirlemişlerdir (Akt: Ege, 2006).
Terapide başlıca 3 eğitimsel yaklaşım vardır. Oral Yaklaşım, tüm iletişim yaklaşımı, çiftdil-çiftkültür yaklaşımı. Oral yaklaşım, öğrenci işitsel dünyada belli bir fonksiyona sahipse konuşmayı bir gereklilik olarak değerlendirir. Özellikle vurgulanan işitme cihazlarına, işitsel eğitime, dudak okumaya, teknolojik araçların kullanımına ve hepsinden önemlisi konuşmayadır. Tüm iletişim yaklaşımı (total communication approach), konuşmayı ve sözcük sırasında işaretleri ve parmak işaretleriyle el iletişimini simultane olarak kullanır. Bu yaklaşım son yıllarda çeşitli şekillerde sıkça kullanılmaktadır. Çiftdil-çiftkültür yaklaşımda ise işitme yetersizliğine, bir yetersizlik olarak değil, kültürel ve dilbilgisel farklılık olarak bakılır. Bundan dolayı öğretim dili olarak işaret dili kullanılır (Heward, 2009). İşaret dili sözel dille benzer aşamalardan geçilerek öğrenilmektedir. Bu açıdan bakıldığında, asıl önemli olan, hangi dil edinilirse edinilsin dilin erken edinilmeye başlanmasının yararıdır (Ege, 2006).

*Cangi, M. E. (2011). Dil ve Konuşma Bozuklukları, Özel Eğitim, Ed: Barut, Y. İstanbul: Lisans Yayıncılık.

Kekemelik tüm ya da kısmi sözcük tekrarı, işitilebilir ses uzatmaları ve sessiz bloklarla konuşmanın devam eden akıcılığının olağandışı yüksek sıklıkta ve/veya sürede sekteye uğramasıdır (Guitar, 2006; ASHA, 1999).
Kekemelik okul öncesi dönemde %5 oranında ve ergenlik sonrasında %1 oranındadır. Bu düşüşün nedeni spontane iyileşmedir. Kekemeliği olan çocukların %75-80’i spontane olarak düzelmektedir (Guitar, 2006; Bloodstein ve Ratner, 2008). Kekemeliğin belirtileri, kekemeliğin çekirdek ve ikincil davranışları olmak üzere iki başlık altında incelenmektedir. Kekemeliğin “çekirdek davranışları”, bireyin istemsiz olarak gerçekleştirdiği yukarıda belirtilen hece tekrarı (ki-ki-ki-tap), uzatma (kiiiitap) ve bloklardır (….kitap!) (Guitar, 2006). Van Riper (1982) bu davranışlara kekemeliğin temel davranışları adını vermektedir. Birey bu çekirdek davranışlarla baş etmek için birtakım davranış örüntülerini, yani “ikincil davranışları” öğrenir. Bu davranışlar, kaçma ve kaçınma davranışları olmak üzere 2 grupta değerlendirilebilir. Kekeleme davranışı gerçekleşirken, bu davranışı sonlandırmak için kullanılan (göz kırpma, burun kırıştırma ve ekstra ses eklemeler gibi) davranışlar kaçma davranışlarıdır. Kaçınma davranışları ise önceki kekemelik davranışıyla ilgili olumsuz tecrübelerle öğrenilir ve davranışlar kekemelik davranışının gerçekleşeceğini sezip (planlanandan farklı bir sözcük kullanma gibi) önceden yapılan davranışlardır. Bu belirtilere, kekemeliğin nedeni değil daha çok bir sonucu olarak değerlendirilen psikolojik tepkiler de eklenebilir (Guitar, 2006). Bu tepkiler bireyi, bireyin kekemeliğini ve terapi sürecini olumsuz etkileyebilmektedir.
Kekemelikte pek çok terapi yaklaşımı vardır. Bu yaklaşımlar, akıcılığı pek çok şekilde biçimlendirilmesi, kekemeliğin değiştirilmesi, frekans ve süre gibi değişkenlere müdahale eden bazı araçların kullanılması, özellikle solunum üzerinde çalışılması, edimsel yaklaşımların kullanılması, danışmanlık ve grup terapileridir. Dil ve konuşma terapistleri genellikle birden fazla yaklaşımı bireyin ihtiyaçlarına göre entegre şekilde kullanırlar.

*Cangi, M. E. (2011). Dil ve Konuşma Bozuklukları, Özel Eğitim, Ed: Barut, Y. İstanbul: Lisans Yayıncılık.

Otizm, sosyal becerilerde ve iletişimde problemlere neden olan bir gelişimsel bozukluktur. Hafif ya da şiddetli olabilir. Her birey için farklı bir nitelik gösterir. Otizm aynı zamanda Otizm Spektrum Bozuklukları olarak da bilinir (ASHA, 2008).
Otizmli çocukların dil ve konuşma becerileri normal olan akranlarından büyük ölçüde farklılık göstermektedir. Otizmde yaşanan belki de en büyük sorun iletişim sorunlarıdır. Ancak bu bozukluk kümesi bir yelpazedir ve her birey için otizm farklı bir tablo sergiler. Bu çocukların %50’sinin ifade edici dil becerileri gelişmemektedir (Korkmaz, 2005). Diğer taraftan bu spektrum içerisinde bulunan ancak çevresiyle iletişim kuran ve akranlarıyla birlikte eğitim gören çocuklar da vardır.
Otizmde daha yaşamın ilk yıllarında iletişimde bazı belirtiler göze çarpabilir. Korkmaz’a (2010) göre otizmde 8. ayda karşılıklı ortak dikkatin gelişmemesi; işaretin olmaması, çevreye karşı ilgisizlik, göz göze gelindiğinde anlamlı bir iletişimin yeterli süre ve kalitede kurulamaması dikkat çeken özelliklerdir. Ayrıca bunlara taklit yetisinde (normal bir yeni doğan kendisine dil çıkaran annesine yanıt olarak dil çıkarabilir) ve jest gelişiminde bozukluk da (“baş baş” veya “bay bay” jestinin gelişmemesi) eklenebilir.
Bu çocuklar genellikle sözel iletişimi kullanamazlar ya da bu becerileri oldukça sınırlıdır. Basit isteklerini ve ihtiyaçlarını ifade etmeleri daha güç olabilir. Sözcük hazineleri zayıftır. Adlandırılan sözcüğü bulma veya yönergeleri takip etmede güçlük yaşarlar (http://www.asha.org). Alıcı dilleri zayıftır. Ancak bu durum kimi zaman akıcı konuşmaları yüzünden fark edilmez. Göz kontağı, jest, mimik gibi sözel olmayan iletişim araçlarını da kullanmazlar. Ortak dikkat kuramazlar. Anında ekolali yaygındır. Gecikmiş ekolalide ise sözcükler, sözcük öbekleri, hatta TV ve radyolardaki reklam müzikleri dahi herhangi bir tetikleyici olmadan tesadüfî olarak genellenir. İletişim kapsamında soruları cevaplamada güçlük çekerler. Ben/sen ayrımını ya da altın/üstünde gibi nesnelerin konumlarını bildiren edatları bağlama göre uygun şekilde kullanamazlar. Konuşmalarının hızı, ritmi, entonasyonu ve perdesi alışılmadıktır. Kimi zaman ilgilendikleri konu hakkında çok detaylı şekilde konuşmayı tercih ederler. Konuşan çocuklar sıklıkla akıcı bir konuşma geliştiremezler ve konuşmalarının anlaşılırlığı düşüktür. Dil ve iletişim becerileri çok iyi olan çocuklar bile şakaları, mecazi anlamları vb. anlamazlar. Dil kullanımları katıdır ve bunu bağlama göre değiştirmezler (Aarons ve Gittens, 1999).
Otizmin bilinen kesin bir sağaltımı (tedavisi) yoktur. Ancak erken müdahale ve uygun eğitim yaklaşımlarıyla yetersizliğin şiddeti çeşitli derecelerde azaltılabilir. Müdahale mümkün olan en erken yaşta başlamalı ve yoğun şekilde sürdürülmelidir. Erken müdahale ve okul öncesi programların uygulanması çok önemlidir. Süreçte bir dil ve konuşma terapisti değerlendirme yaparak otizmli çocuğun dil ve konuşma ihtiyaçlarını belirler. Bu ihtiyaçlara uygun bir terapi programı hazırlanır. Terapi geleneksel dil ve konuşma yaklaşımlarını, alternatif ve destekleyici iletişim yaklaşımlarını ve davranışsal müdahaleleri içerebilir (http://www.asha.org).
Otizmde pek çok eğitim yaklaşımı vardır. Ancak bir eğitim/terapi yaklaşımının seçiminde dikkat edilmesi gereken en önemli konu, söz konusu yaklaşımın kanıt temelli bir yaklaşım (bilimsel temelli yöntemler) olup olmadığıdır. Simpsons’ın (2005) yaptığı çalışmada uygulamalı davranış analizi (UDA) (Hagopian, Crockett, van Stone, DeLeon, & Bowman, 2000), ayrık denemelerle öğretim (Committee on Educational Interventions for Children with Autism, 2001) ve temel tepki öğretimi (Hupp & Reitman, 2000) “bilimsel temelli yöntemler” olarak değerlendirilmektedir. Bununla birlikte PECS (Picture Exchange Communication System/Resim Değiş-Tokuşuna Dayalı İletişim Sistemi) (Pyramid Educational Consultants,2005), fırsat öğretimi (Charlop- Christy & Carpenter,2000), yapılandırılmış öğretim (TEACCH vb.; Panerai, Ferrante,Caputo, & Impellizzeri,1998), alternatif ve destekleyici iletişim sistemleri (ADİS) (Ogletree,1998), yardımcı teknolojiler (Tjus, Hinmann, & Nelson, 2001) ve ortak eylem rutinleri (Joint action routines; Prizant, Wetherby & Rydell, 2000) yöntemleri “ümit verici”
çalışmalar grubunda değerlendirilmiştir. Bunun dışında pek çok yöntem ise “uygulama için sınırlı destekleyici bilgi” grubunda değerlendirilmiştir.

*Cangi, M. E. (2011). Dil ve Konuşma Bozuklukları, Özel Eğitim, Ed: Barut, Y. İstanbul: Lisans Yayıncılık.

Özgül Dil Bozukluğu (ÖDB), çocukta herhangi bir işitme kaybı, gelişimde bir gerilik, nörolojik bir hasar ve otizm olmamasına ve normal bir zeka olmasına karşın, dilin anlama ve/veya üretimindeki bozukluğudur (Schwartz, 2008).
ÖDB pek çok bozukluktan farklı olan spesifik bir dil bozukluğudur. Bu çocuklarda alıcı ve ifade edici dilde önemli problemler vardır. Bu çocukların işitme bulguları normaldir. Zihinsel özellikleri, kısmen biraz düşük olabilse de (yaklaşık 1 SS) normal sınırlardadır. Nörolojik açıdan herhangi bir problem yoktur. Dil gelişimini ciddi etkileyebilecek duygusal ve davranışsal problem de belirlenemez (Schwartz, 2008). Bu çocuklarda, normal çocuklara kıyasla dil bozukluğuna ilişkin en belirgin bulgu standart dil testlerinden alınan puanlar ve bu testlerden bazılarının içeriğinde de bulunan anlamsız sözcük tekrarlarıdır. Bu problemler çocuğu sosyal, akademik vb. pek çok açıdan etkileyebilir.
ÖDB ile ilgili karar verirken dilin tüm bileşenlerini içeren standart bir dil testiyle birlikte IQ ve diğer bilişsel becerileri ölçen testler kullanılır. Bunun yanında çocuğun doğal iletişimdeki dil örneği de sözcük dağarcığı, pragmatik becerileri, kullandığı dilbilgisel kalıpları ve MLU gibi konularda önemli bir bilgi verir (Schwartz, 2008).
Özgül dil bozukluğu olan çocuklarla ilgili pek çok çalışma vardır. Tüm çocuklar için genel bir profil olmamakla birlikte bu çocuklarda bazı alanlarda sorunlar bulunmaktadır. Örneğin ÖDB olan çocuklar genel işitsel algıda ve konuşma algısında; bellek, dikkat ve yürütücü fonksiyonlar gibi merkezi bilişsel alanlarda sınırlılık yaşayabilirler. Problem çözme, zihinsel rotasyon, matematik gibi diğer bilişsel fonksiyonlarda yetersizlik ve nörolojik yapı ve fonksiyonda bazı sapmalara sahip olabilirler. Aynı zamanda bu çocuklarda disleksi ve diğer okuma ve yazma bozuklukları sıkça görülür (Schwartz, 2008).
ÖDB terapisinde 3 temel yaklaşım vardır (Schwartz, 2008): Çocuk merkezli yaklaşımlar, terapist merkezli yaklaşımlar, çocuk ve terapist merkezli yaklaşımlar. Terapist merkezli yaklaşım, edimsel ve sosyal öğrenme temelli yaklaşımları içerir. Bu yaklaşım dilin yeni formlarını kazandırmada başarılı olsa da becerinin genellenmesi ve sürdürülmesi bakımından sınırlıdır. Çocuk merkezli yaklaşım, kendi kendine konuşma ve paralel konuşma gibi oyun aktivitelerini içerir. Genişletme ve değiştirme ve yeniden biçimlendirerek ifade etme yine sıkça kullanılan tekniklerdir. Bu tekniklerin, çocukların dil becerilerini önemli düzeyde artırdığına ilişkin bulgular vardır.
Çocuk ve terapist merkezli (hybrid) yaklaşımlar ise yine planlı aktivitelerle gerçekleştirilir. Bazı dilbilgisel formların kullanımı için çevrenin düzenlendiği planlı aktiviteleri, odaklanmış dürtü yaklaşımı ve milieu öğretimi yaklaşımlarını içerir. Odaklanmış dürtü yaklaşımında belli dil formları için fırsatlar ve zorunlu durumlar oluşturulur. Milieu öğretimi, fırsat öğretimi, tepki isteme modeli ve bekleme süreli öğretim gibi yaklaşımları içeren davranışsal ve sosyal etkileşim yaklaşımlarını içeren doğal bir erken dil müdahalesidir (Warren ve Yoder, 2008). Bu yaklaşımlar dışında ÖDB’nda, algısal yetersizlikler olduğu temeline dayanan Fast ForWord gibi yazılım temelli uygulamalar ve dile doğrudan odaklanmayan ve ÖDB’nda bazı bilişsel sorunlar olduğu varsayımına dayanan duyu entegrasyonu uygulamaları da bulunmaktadır (Schwartz, 2008).
*Cangi, M. E. (2011). Dil ve Konuşma Bozuklukları, Özel Eğitim, Ed: Barut, Y. İstanbul: Lisans Yayıncılık.

Serebral palsi (CP) doğumsal olan; genellikle doğumdan önce, doğum anında ya da doğumdan hemen sonra oluşan serebral hasarların neden olduğu ilerleyici olmayan motor kontrolü etkileyen nörolojik bir yetersizliktir. Bu yetersizlik menenjit ya da ensafalit gibi nedenlerle edinilmiş bir şekilde de ortaya çıkabilir. Bu yetersizliğin ataksik, atetoid, spastik ve diskinetik gibi tipleri vardır (Hegde, 2001).
CP’nin neden olacağı iletişim problemleri büyük bir çeşitlilik gösterir. CP’li bireylerin yaklaşık %30 kadarı konuşma, dil ve/veya işitme sorunu yaşamaktadırlar. Konuşma sürecinin sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi için iyi bir postür ve solunum, fonasyon ve sesletim süreçlerinin uygun şekilde gerçekleşmesi gerekir. Ancak CP’de solunum problemleri görülebilir. Bunun yanında kas tonusundaki zayıflıklar da sesletimi etkiler. En yaygın iletişim problemi dizartridir. Diğer konuşma bozuklukları da tek başına ya da diğer bozukluklarla birlikte kombinasyon halinde görülebilir. Örneğin bir birey dizartri ve dispraksiyi bir arada yaşayabilir. Ayrıca CP’de zihinsel yetersizlikle birlikte işitme yetersizlikleri, dil bozuklukları gibi sorunlar da görülebilir. Bu sorunlar, gecikmiş dil ve konuşmadan, özgül dil bozukluğuna ya da çevreyi keşfetmeyi engelleyebilecek ikincil bir dil yetersizliğine kadar uzanabilir (Workinger, 2005).
Topbaş’a (2005) göre CP’de öncelikle oral-motor yapıların ve başta beslenme-yutma fonksiyonları olmak üzere konuşma öncesi becerilerin gelişiminde sorunlar bulunmaktadır. Bu çocuklarda ağzı açma, emme, ısırma, çiğneme ve yutma refleksi yetersiz durumda olabilir ve bu yetersizlikler aspirasyon ve salya akıntısı gibi problemlere neden olmaktadır. İletişim ve gelişimsel dil sorunlarına bakıldığında jest-mimik, baş-boyun kontrolü, göz kontağı kurma gibi konulardaki nöromotor güçlükler söz öncesi iletişim davranışların gerçekleştirilmesini sekteye uğratır. CP’li çocukların konuşma sorunları ise dizartri/gelişimsel dizartri ve apraksi/gelişimsel apraksiden oluşur. Dizartride kaslarda paraliz (hareket etmemesi), kasların zayıf/güçsüz olması (iyi hareket edememesi), kaslarda spastize olması (aşırı tonlu, gergin; çok fazla konstraksiyon olması), kasların flaksid olması (tonusun çok az, pelte gibi olması) ve kaslarda koordinasyon bozukluğu (ataksi) görülür. Tüm bu sorunlar konuşmanın solunum, sesleme, rezonans, sesletim ve prozodi özelliklerini, bu dizartri/gelişimsel dizartrinin tipine göre farklı şekillerde etkiler. Apraksi/gelişimsel apraksi ise sesletim hareketlerini istemli ve amaçlı olarak gereği gibi yapamama ve kullanamama sonucu sesbirimlerin yanlış ve tutarsız olarak üretilmesine neden olur. Çocuklarda gözlenen apraksik örüntüler için apraksi/dispraksi terimi kimi zaman kullanılsa da yaygın olarak kabul görmemektedir. CP’li çocuklarda ortaya çıkan apraksik örüntüler çoğunlukla serebellar lezyona bağlanır ve ataksik CP’si olanlara atfedilir.
 Terapisi: CP’de terapi en erken zamanda ve uygun bir ekiple işbirliği içerisinde başlamalıdır. Terapinin uzun vadeli amacı nörolojik sınırlılığı olan konuşma yeteneğini artırmaktır. Bu, fonksiyonel sözel iletişim ve yardımlı ya da yardımsız destekleyici iletişimle gerçekleşir (Topbaş, 2005).
Başlangıçta çalışmalar solunum, beslenme, yutma, postür ve oral-motor becerilere odaklanır. Terapi sürecinde her çocuk için genelgeçer bir plan değil çocuğun ihtiyaçlarına göre hazırlanmış bir plan kullanılır. Çalışmalar aile temelli sürdürülür. Çocuğun dil becerilerinin geliştirilmesi için belli oyun ortamları hazırlanır. Aileye bazı teknikler öğretilir ve geri dönüt verilir. Örneğin CP’li çocuk kucakta taşınırken bacakları extensör olacaktır. Eğer anneye çocuğunu taşırken, çocuğun bacaklarını açıp yandan kendi kalçasına oturtarak taşıması öğretilirse spastisite önlenerek daha normal bir pozisyon geliştirme sağlanır (Topbaş, 2005).
Konuşma terapisinde konuşma için önkoşul beceriler geliştirilmelidir. Duyusal uyaranlar aşamalı olarak sunulmalıdır. Baş-boyun kontrolü, solunum ve fonasyonun koordineli gelişimi, normal beslenme gelişimi ve babıldama etkinlikleri olmak üzere 4 duyusal alan üzerinde çalışılmaya başlanmalıdır. Çalışmalarda hareketlerde farklılık ya da gerginlik gibi yeni durumlar çıktığında fizyoterapistten destek alınır (Topbaş, 2005).
Solunum ve seslemenin koordinasyon halinde gerçekleşmesi için gülme ve ağlama davranışlarından faydalanılır. Anormal oral motor refleksler azaltılmaya çalışılır. Büyük ya da eğitim almamış çocuklarda ve erişkinlerde yapılandırılmamış bir terapi uygulanır. Terapi süresince solunum, sesleme, rezonans, sesletim ve prosodi geliştirilmeye çalışılır. Çalışmalar kısaca 3 grupta incelenir: Fizyolojik fonksiyonları geliştirme ve yetersizlik düzeyini azaltmak için fasilitasyon teknikleri, varolan (hasarlanmamış/kullanılabilir) potansiyeli kullanmayı öğretici teknikler, iletişim için sosyal katılımı artırmayı amaçlayan çevresel düzenlemeler. Süreçte sık sık ölçümler yapılır ve aileyle paylaşılır. Bu aileyi motive eder. Diğer yandan bu ölçümler, uygulanan tekniklerin başarısını sınar. Geri dönüt için bazı sistemler kullanılabilir. Tüm çalışmalar dil ve konuşma terapisti tarafından yapılmalıdır. Hangi sesletim hareketi için hangi kasın hangi yönden başlayıp uyarılabileceği önemlidir. Çünkü yanlış uyarı verilebilir, kaslar yanlış yöne hareket ettirilebilir. Bu gibi durumlarda ortaya çıkarılabilecek bir gerginlik, hava yolunun tıkanması, kasılmalar nedeniyle CP’li çocuğun/bireyin yaşamını tehdit edici zararlar verilebilir (Topbaş, 2005).
CP’li çocukta terapiye erken başlansa bile prognoz güçtür. Bu bakımdan gerekiyorsa telafi edici davranışlar ve alternatif ve destekleyici sistemler kullanılır. Çocuğun yetersizlik derecesi ne olursa olsun kullanabileceği sistemler hazırlanabilmekte ve yaşam kalitesi artırılmaktadır.

*Cangi, M. E. (2011). Dil ve Konuşma Bozuklukları, Özel Eğitim, Ed: Barut, Y. İstanbul: Lisans Yayıncılık.

Ses bozuklukları, sesin üretiminde bireyin yaşına ve cinsiyetine uygun olmayan anormallikler ve/veya ses kalitesinin yokluğu, sesin perde, şiddet, rezonans ve/veya süre gibi özelliklerindeki anormal üretimlerdir (ASHA, 1993).
Ses bozuklukları, gırtlağı zorlayan sesin perdesi, şiddeti ve kalitesiyle ilgili nitelikleri kapsar. Bu nitelikler iletişimi güçleştirir ya da önemli derecede kişinin yaşı, cinsiyeti ve kültürel zemini için alışılandan farklı olarak algılanır (Hallahan ve Kauffman, 2003). Sesin normal olduğunu anlamak için sesin yüksekliğinin, şiddetinin ve kalitesinin iletişim için yeterli ve kişiye uygun olması gerekir (Heward, 2009).
Ses bozukluklarının iki temel türü, fonasyon ve rezonans ile ilgilidir (Heward, 2009): Fonasyon bozukluğu, sesin fısıltı gibi nefesli, boğuk, kısık olarak ya da çoğu durumda zorlanarak çıkmasına sebep olur. Disfoni hoş olmayan kaliteyi ya da yetersiz durumdaki bir sesi tanımlar. Hatta bazı durumlarda ses hiç duyulmaz. Fısıltı gibi bir ses, düşük tonlu olduğu için tatmin edici değildir ve ses telleri yeteri derecede kullanılmadığı için konuşma başarısız olur. Rezonans bozukluğu; bir sesin, buruna giden hava yollarından çok fazla çıkması (hipernazalite-aşırı genizsi) ya da tam zıttı olarak burun yollarından geçen sesin yeteri kadar rezonanslı olmaması (hiponazal) olarak tanımlanır. Hipernazalite problemi olan bir çocuğun konuşması oral, açık ve ileriye doğru olmaktan çok, aşırı derecede genizsel ve nötrdür ve ses adeta içeridedir. Hiponazalite (denazalite) problemi olan bir çocuk ise, öyle olmasa bile sürekli nezle ya da burnu tıkanmış gibi algılanır.
Bozukluğun türüne göre cerrahi müdahale ve/veya ses terapisi yapılır. Bazı problemlerde (polip, kist vb.) tek seçenek cerrahi operasyondur. Terapi cerrahi müdahaleden önce ve/veya sonra yapılabilir. Ses terapisi prosedürleri patolojinin tipine göre değişir. Terapi sürecinde, problem sesin kötü kullanımıyla ilgiliyse birey duruş, nefes alıp verme ve sesini en doğru şekilde kullanma konusunda gerekli bilgi ve becerileri öğrenir. Bunun yanında ses tellerini olumsuz etkileyebilecek sağlık problemlerinin (reflü vb.) tedavisi yapılır ve hatalı beslenme alışkanlıkları düzeltilir. Bireye, uygun olmayan fonasyonlardan (fısıldayarak-evde televizyon açıkken ya da odadan odaya bağırarak konuşma vb.) kaçınması konusunda önerilerde bulunulur.
*Cangi, M. E. (2011). Dil ve Konuşma Bozuklukları, Özel Eğitim, Ed: Barut, Y. İstanbul: Lisans Yayıncılık.

Sesbilgisel bozukluk, sesbirimleri anlamada ve bu sesbirimlerin kullanımında hata örüntülerini içerir (ASHA, 1993). Burada dikkat edilmesi gereken bozukluğun üretimde değil kullanımda olmasıdır.
Sesbilgisel bozukluklar oldukça karmaşık dil sorunlarıdır. Konuşma seslerine ilişkin kurallar yeterince edinilememiştir ya da bozuktur. Bu bozukluklar bir sesi doğru sesletmemekten değil hatalı kullanmaktan kaynaklanır. Yani asıl sorun, tek başına doğru şekilde sesletilen bir sesin, kimi sözcüklerde hatalı sesletilmesidir (Konrot, 2006). Örneğin, /s/ yalnız başına uygun şekilde sesletilirken ve yine “su” sözcüğünde uygun sesletilmesine rağmen “saat” sözcüğünde hatalı sesletilebilir.
Terapide öncelikle bir dil ve konuşma terapisti tarafından çocuğun hatalı sesbilgisi kuralları standart testlerle belirlenir. Kurala dayalı yapıları belirlemek için çeşitli bağlamlarda konuşma örnekleri incelenir. Terapist, bireyin daha doğal bir sesbilgisel beceri düzeyine ulaşması için pek çok teknikle yeni bir örüntünün öğretiminde az sayıda sözcüğü kullanır. İşitsel bombardıman aktiviteleri farkındalığı artırmak için kullanılır. Sözcüğün üretimine ilişkin çalışmalar sesbilgisel sürecin pratik edilmesinde çocuğa yardım eder. Birey söz konusu kuralları içselleştirir ve sesbilgisel bozukluğun etkilediği tüm seslere geneller. Sesbilgisel bozukluklarda kullanılan pek çok terapi yaklaşımı vardır, ancak tüm çocuklar için uygun olan bir yaklaşımdan söz edilemez. Terapist sesbilgisel bozukluğun niteliğine göre seçimlerde bulunur. Sesbilgisel bozukluğu olan çocukların okuma vb. gibi dille ilgili diğer konularda da sorunları bulunabilmektedir. Bu bakımdan terapi hedefleri dille ilgili diğer becerilere entegre edilir (Tanner, 2003).
*Cangi, M. E. (2011). Dil ve Konuşma Bozuklukları, Özel Eğitim, Ed: Barut, Y. İstanbul: Lisans Yayıncılık.

Sesletim bozuklukları, konuşma seslerinde anlaşılırlığı etkileyebilen değiştirme, ekleme, çıkarma veya bozulmalarla ortaya çıkan konuşma seslerinin atipik üretimleridir (ASHA, 1993).
Tanımdan da anlaşılacağı üzere sesletim bozukluklarında farklı hata tipleri görülür:
• Bir ses yerine başka bir ses kullanma: araba  ayaba
• Ses ekleme: tren  tiren
• Ses atlama: köpek  köpe
• Bozulma: saat  aat
Tüm bu işlemlerden dolayı bireyin anlaşılırlığı düşer. Bu sorun dil becerilerinde değil konuşma seslerinin üretiminde olan bir bozukluktur. Birey yaptığı hataların farkında olabilir. Bireyin büyük ölçüde sesler arasında işitsel ayrımın farkında olması beklenir (Hallahan ve ve Kauffman, 2003).
Elbette her sesletim hatası bir bozukluk olarak değerlendirilmez. Bu kararda en önemli etken bireyin yaşıdır. Sözgelimi 3 yaşındaki bir çocuğu /r/ sesini sesletememesi normaldir. Bozukluk olarak değerlendirmeye ilişkin bir diğer faktör çevrenin sesletim özellikleridir (Hallahan ve ve Kauffman, 2003). Örneğin, çevredeki herkesin “recep” sözcüğünü “irecep” şeklinde seslettiği bir çevrede çocuğun da bu sözcüğü böyle sesletmesi bir sesletim bozukluğu değildir.
Sesletim bozuklukları sıklıkla diğer dil ve konuşma bozukluklarını beraberinde getirir. Bu yüzden çocuğa, iletişimin çeşitli yönlerine dair müdahaleler yapılması gerekebilir. Bir dil ve konuşma terapisti, terapiden önce değerlendirmede yalnızca sesletim özelliklerini değil bunun yanı sıra sesbilgisel becerileri, sosyal ve gelişimsel geçmişi, işitmeyi, genel dil kabiliyetini ve konuşma mekanizmasını da göz önüne alır. Çocuğun terapi alıp almama kararı, çocuğun yaşına, diğer gelişimsel özelliklerine ve artikülasyon hatalarının çeşidi ve sürekliliğine göre verilmelidir (Hallahan ve Kauffman, 2003). Terapide genellikle sesletimle ilgili hedef davranış fark ettirilir. Yeni sesletim davranışı öğretilir ya da eski sesletim davranışı değiştirilir. Terapide elde edilen sonuçlar günlük konuşmaya genellenir. Sesletim bozuklukları dil ve konuşma terapistlerinin oldukça iyi sonuçlar aldığı konuşma bozukluklarındandır.
*Cangi, M. E. (2011). Dil ve Konuşma Bozuklukları, Özel Eğitim, Ed: Barut, Y. İstanbul: Lisans Yayıncılık.

Tüm Hizmetlerimiz

DIR Floortime

DIR® FLOORTIME Stanley Greenspan tarafından geliştirilen DIR® Mode...

Read more

Dil ve Konuşma Terapisi

...

Read more

Ölçme ve Değerlendirme

Bireyin sağlıklı gelişimine katkıda bulunmak ve kendini en veriml...

Read more

Gelişim Takibi

İnsanın kişiliği, zihinsel, duygusal ve fiziksel gelişimi özelli...

Read more

Çocuk, Ergen ve Aile Danışmanlığı

Çocuk, ergen ve aile danışmanlığında bireyin kendini tanıması,...

Read more

Psikolojik Testler

...

Read more

En kısa süre ve en etkili biçimde,size en uygun yöntemi kullanarak

mevcut probleminizi aşmanıza yardımcı olabilmemiz için

lütfen randevu alınız.

Randevu Al

Facebook